Bazen öyle bunalırız ki, herşey üstümüze üsütümüze gelir, nefes alamayız, odamız dar gelir, evimiz dar gelir, sokaklar, şehir, ülke sığamayız, sığdıramayız kendimizi hiçbir yere, ne aklımıza ne yüreğimize bir mekan bulamayız, kaçmak, kovalanmamak isteriz, tüketiriz bütün umutlarımızı, hayallerimiz yoktur artık, düşünmeyiz bir sonraki günü, düşünemeyiz güzel olan şeyleri, kaçırmak isteriz düşlerimizi güzelliklerden.

Bazen öyle bir kurarız ki aklımızı, iyi bir şey kalmamış lan bu hayatta deriz, ne gerçek aşk, ne katıksız sevgi, ne karşılıksız dostluk, ne de masumiyet her düşüncede.

Herşeye rağmen, herkese rağmen, ihanet edenlere rağmen, kalbinde ibnelik karargah kurmuşlara rağmen, karşılıksız selam dahi vermeyenlere rağmen, sevgiye inanmayanlara rağmen, herşeye herkese rağmen.

Bütün hayallerimi, umutlarımı, aşklarımı yakıp, yıkanlara rağmen!

Benim hala umudum var.



benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inat etsem bile bırakmazlar sahibim var
benim hala umudum var
seviyorlar bazen soruyorlar
hayran hayran seyret
ister katıl ister vazgeç

güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter
boyun büküp önünde ağlasam sessizce
şu fakir gönlüm affolur mu?
bu fırtına durulur mu?
benden adam olur mu?
korkarım aşka zararım dokunur mu?

elvada sana yeter tamam
bitsin artık bu dram bu fotoroman
ham meyvayız hala
koparmışlar dalımızdan
güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter\geçer gider
bıraksam kendimi
şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm
yaşamana bak
alınacak dersler var
sorulacak sorular
bu da geçer gülüm bizden bu kadar.

fon/DIP

  • Ne kadar büyürsek büyüyelim Babamızdan öğreneceğimiz çok şey var.
  • Biliyorum Babam bu siteyi hiçbir zaman öğrenip okumayacak ama ben yine de onu ne kadar çok sevdiğimi yazmak istiyorum, Seni çok seviyorum Babam benim.
Tam 14 yıl önce aramızdan ayrılmıştı, şarkıları hala bizimle. Ruhun şaad olsun Paşam

Sevgiyle...

Soğuk bir kış gecesiydi. Hava olabildiğine soğuk ve acımasızdı. Esen rüzgar vücudumun her noktasını titretmeye yetiyordu. Malum burası Eskişehir ve Eskişehir`in soğuk havası dillere destandır. Birkaç saat önceden yağan sulu kar da üstüne tuz biber olmuştu.

İşten çıkmıştım tramwaydan otobüse aktarma yapmak için Odunpazarında ki otobüs durağına yürüyordum, durağa geldiğimde herkes soğuktan montuna, kabanına sığınıyordu, tam bu sırada bir kedi miyavlaması duydum, ama bu normal bir kedi miyavlaması değildi, olabildiğince ürkek ve acı bir haykırışı anlatıyordu, ardı ardına kesilmeden duyduğum bu ses miyav miyavdan başka bir şey değildi ama bende yarattığı etki bambaşkaydı.
Kalabalığın içerisinde bu sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum, sonunda durağın demirinin dibine pısmış küçücük ve beyaz bir kedi gördüm. Birkaç saat önce yağan sulu karda ıslanmış ve zangır zangır titriyordu, giderek de sesi azalıyordu, ortalıkta o kadar insan vardı ama kimse dönüp bakmıyordu bile, inanın kimse arkasına dönüp kediye bakmıyordu bile, sigaramdan derin bir nefes çekip, dumanla karışık hepinizin amına koyim dedim sessizce, hemen gittim kediyi aldım elime, buz gibiydi vücudu ve inanılmaz bir şekilde titriyordu.

Yavru kediyi yavaşça eğilip yerden aldım ve montumun içerisine sokuşturdum. Sıcacıktı montumun içerisi, bir iki kısık miyavlamadan sonra sesini kesmişti, öldümü lan yoksa, öldümü! diyerek baktım montumun içerisine, hayır ölmemişti neyse ki, hala yaşıyordu.

Montumun içerisinde taşıması zor olur diye bakkalın birisine girdim küçük bir koli istedim, yok dedi, sonra başka bir bakkal, sonra başka bir büfe, sonra başka bir market, sonra sonra sonra! amınıza koym sizin emi, bir koli olmazmı lan, ben de yaptım lan bu işi, insan olan insan lazım olur diye kenara ayırmazmı küçük bir koli, gündelik yaşayan ibneler! Koli bulamayacağımı anladım, zaten iyi bir fikir de değildi koli olayı, (avuntu) montumun içerisi daha sıcaktı :)

Tekrar otobüs durağına yürüdüm, montumun içerisinde kediyle yürümek zor oluyordu ama son derece dikkatli bir şekilde yürüyerek otobüs durağına sağ sağlim vardım. Fazla beklemeden de otobüs geldi. Duyarsız ibnelerin hepsi otobüsü görünce koyun sürüsünü andırır bir şekilde açılan kapıdan içeriye doluşmaya başladılar. Siz hiç koyun sürüsünün ağıra girişini gördünüz mü? Gördüyseniz aynısını insanların yaptığını hayal edin. İşte böyle bir manzaraydı önümdeki.

Kimse sıraya girmiyor, herkes birbirinin önüne geçmeye çalışıyordu, hepsinin binmesini bekledim ve en son ben bindim, bayağı dolmuştu otobüs, ayakta dikilmem gerekiyordu, köşe bir yer bulup sırtımı yasladım soğuk cama, bir elimi cebime sokup kediyi tutuyordum, diğer elimle de sağlam bir şekilde tutunuyordum. Ben bu şekilde kendi yerimi sağlamlaştırırken kedicik birkaç kere miyavladı, millet sağına soluna bakındı ama sesin nereden geldiğini anlayamadılar, ibneler duraktayken dönüp bakmıyordunuz otobüste duyunce ilginç mi geldi? Diyerek içimden bir soru yönlendirdim hepsinin suratına!

Kazasız belasız gidiyorduk eve, ne ben düşmüştüm ne de kediyi düşürmüştüm, eve yaklaştıkça kedicik sanırım ısınmaya başladı ki ara ara miyavlıyordu ve herkes miyav sesinden sonra sağına soluna bakınıyordu, nasılda salak salak bakınıyorlardı!

Yazı çok uzayacak devamı ve fotoğraflar yarın
Hiç yazasım yok bu gece! Yordun kalemimi, kalemim bile yüreğimden daha çabuk pes etti, görüyormusun bak.

Hiç yazasım yok bu gece gözlerini. Sinirlendiğinde keskin bir bıçak, sevdiğinde ana kucağı gibi huzurlu, üzüldüğün zaman puslu bir vadi gibi derin gözlerini.

Hiç yazasım yok bu gece dudaklarını. Kötü bir söz söylediğinde kalbime saplanan ok gibi, sevgilim dediğinde sevgimi çoğaltan, sustuğunda dünyayı durduran, öptüğümde kalbimde hissettiğim o tadı hiç yazasım yok bu gece biliyormusun?

Hiç yazasım yok bu gece ellerini. Sevgiyle dokunduğunda pamuk gibi olan, nefretle dokunduğunda diken gibi acıtan. Üşüdüğünde ısıtmam için cebime soktuğun o küçük ellerini hiç yazasım yok bu gece!

Hiç yazasım yok bu gece seni, yordun kalemimi, bak o bile pes etti artık. Ah bir de yüreğim anlatabilse, belki o zaman ...

Bayram tatilinde köydeydim. Özlemişim köy hayatını.

Arefe günü mezarlık ziyaretinde bulundum.

Bayram tatilini deniz, kum, plaj yerine büyüklerimin yanında el öperek geçirdim.

Bol bol kahvede takıldım, ihale, okey, pişti, pis yedili, 101, poker, king ve türevleri bir sürü oyun oynadım.

Bahçede köpekle oynadım. Üstüme atlaması dışında çok zevkliydi.

Gece balık tutmaya gittim. Gece 12 civarı başladı, 03:00 `e kadar pek sorun yoktu, ama o saatten sonra inanılmaz bir soğuk çıktı, battaniyeler de pek işe yaramadı, 4 kişi arabaya tepiştik ve sabaha kadar yarı uyanık yarı uykulu geçirdik, sabah 8:00 a doğru işimiz bitti ve 8 tane balık yakaladık, en büyüğü 35-40 cm boyundaydı, hemen hemen 3-4 kilo arasıydı. Sabah eve geldim ve ev halkına çok pis artistik yaptım, leğene koyduğum balıklar hala canlıydı, sonra hepsini öldürmek zorunda kaldımi temizlemesi baya zamanımı aldı, bahçede temizlerken de nereden geldiklerini bilmediğim bir sürü kedi doluştu etrafıma, hepsi nasiplendi balıklardan, miyav miyav sesleri hala kulaklarımda yankılanıyor :)

Hiç internete girmedim, çok az televizyon izledim, yer yatağında yattım, bahçedeki söğüt ağacının gölgesinde saatlerce oturdum.

12 Dev Adamla gurur duydum, Sırbistan maçında Semih`in bloğundan sonra basketbolu bıraktığım için pişman oldum. Boyum fazla uzuyor diye bırakmıştım :)

Basketboldan anlamayan birisiyle basketbol maçı izlemek çok sıkıcı oluyor be, bütün kuralları tek tek anlatmak zorunda kalıyorum ve hepsi de; bir kadına ofsaytı anlatmak kadar zorluyor insanı.

Ramazan bitti, şimdi ara vermiş olduğum sporsal faliyetlere devam edeceğim. Üstüne basketbolu da eklemeyi düşünüyorum, nasıl olsa bu saatten sonra boyum daha fazla uzamaz :)

Köyedeki herkes ne zaman evleneceğimi sordu, eski sevgilimi nişanlım olarak bilenler onu sordular, bir çoğu ayrıldığımı duymuş hayırlısı olsun filan dediler, acayip baskı hissettim üzerimde, belki de evde kalmış diye adım çıkmıştır :)

Şimdi yine evdeyim, bilgisayar, televizyon filan hiç tat vermiyor, yarın iş var, adaptasyon zor olacak belli oldu.
Toplumun geneline uymayınca, herkesin yaşadığı hayatı yaşamayınca, herkes gibi davranmayınca hayat ne kadar zor olabilir düşündünüz mü hiç?

Çevrendeki insanlara bir bak, herkes birbirinin kopyası bir hayat yaşıyor, farklı olanlar onlar gibi düşünmeyenler ya deli ya da salak oluyorlar, başarısız oluyorlar, çünkü düzene uyum sağlayamıyorlar. Düzen başarının üzerine kurulmuş çünkü.

Koşuşturmak zorundayız, kimseyi anlamamıza gerek yok, herkesi ezip geçmeliyiz, yolumuza kim çıkarsa çıksın üzerine basıp geçmeliyiz.

Kimse durup hayatın anlamı üzerine düşünmüyor, niye varız nereye gidiyoruz ?

Aşağıdaki video Alinin 8 günü adlı filmden bir sahnedir. Sahnenin başında bakkala giren adam, birinci sigarası istiyor, olmadığını öğrenince en ucuz sigarayı soruyor ve maltepe sigarası alıyor.
Sonrası videoda, videoyu youtube dışında bir yerde bulamadım izleyemeyenler için link



Dinlen bir nefes al - youtubedan izleyemeyenler için link



dinlen bir nefes al koynumda
aşkım durulup, yüreğim susunca giderim
uslan gönlüm artık yorulma, yoksun yanımda
hangi masaldan geçelim

yoluma yolundan akıp giderim
yüzüne içinden bakıp eririm
sözünü sesinden tanır bilirim
özüne gözünden akıp gelirim

dinlen bir nefes al koynumda
aşkım durulup, yüreğim susunca giderim
uslan gönlüm artık yorulma, yoksun yanımda
hangi masaldan geçelim...
Sabah telefondan kurduğumuz alarmla uyanıyoruz, iş yerine gidiyoruz ilk yaptığımız bilgisayarı açmak, sonra yine telefonlar, sonra yine bilgisayar, mailler, sosyal ağlar, internet siteleri, telefondan kısa mesajlar derken akşam oluyor. Akşam eve geliyoruz biraz televizyon, sonra yine bilgisayar, mailler, sosyal ağlar, bilgisayar oyunları, kısa mesajlar vs.. yatıyoruz yatağımıza ve sabah yine telefonun alarmıyla uyanıyoruz.

Çalışan birisi hergün dışarı çıkamaz, hergün arkadaşlarıyla görüşemez maalesef. Aksini iddaa edenin alnını karışlarım. Öğrenciyken durum çok farklıydı, şimdi öğrenci olup bu yazıyı okuyanlar tam olarak ne demek istediğimi anlamayabilirler belki ama çalışan birisiyseniz bana hak vereceksiniz.

Tüm bunların arasında insanlar nerde ? Ben bulamıyorum artık insanları, herşey sanal olmaya başladı giderek ve bu durum acayip derecede canımı sıkmaya başladı. Her geçen gün kendi içimde mutsuzluğa ve yalnızlığa sürüklendiğimi hissediyorum.

Bütün bu durumun olmuşmasında çalışmış olduğum işinde etkisi büyük. Bu işi ve mesleği tamamen kendi tercihlerimle ve çalışmalarımla kazandım. Uzun bir meslek planlaması yapıp olmak istediğim yere yakın bir yerlerdeyim. Bundan sonrası için de önümün açık olduğunu düşünüyorum.

Buraya kadar herşey olmasını istediğim gibi ama artık düşünüyorum da, aslında bunu isterken sadece heveslerimle düşündüğümü fark ediyorum şimdi. Hevesler geçicidir maalesef ve bendeki heves yavaş yavaş geçmeye başlıyor.

Bütün bu işle ilgili çalışmaları yaparken yetişmiş olduğum yaşam tarzını hiç göze almamışım. Şimdi bunu çok iyi anlıyorum. O yaşlarda bunları düşünmemiş olmam şimdi göz ardı etmeme engel olmamalı.

Nasıl mı yetiştim ? Kısaca bahsetmek istiyorum. Ben doğanın içerisinde yetiştim. Bir sürü kedimiz vardı, kedilerimle oynayarak büyüdüm yıllarca. Yeni doğan yavrulara elimle süt içirdim. Çocuğum gibi büyüttüm hepsini. Kedilerimiz varken aynı zaman da köpeğimiz de vardı, çok güzel ve asil bir köpekti, belki görünüşü yabancılar için korkutucuydu ama benim için yavru bir bebekten farksızdı. Kocaman bir Kangal köpeğiydi, ismi de öyle janjanlı değildi, bildiğin Karabaştı, fazla klasik gelebilir kimilerine göre ama ben böyle yetiştim işte bilmem anlatabildim mi? Sonra bahçeemiz vardı, içerisinde hertürlü ihtiyacımızı karşılayacak sebzeyi yetiştirirdik. Şimdi organik sebze ve meyve adı altında kazıklanıyoruz ya (aslında olması gereken organik! Sebze ve meyve iken) organik sebze ve meyvelerle büyüdüm. Lojmanda oturuyorduk, heryer yeşillik ve ağaçlıktı, bütün meyve ağaçları vardı ve ben meyveleri ağaca çıkıp yerdim. Herşey o kadar doğaldı ki...

Balık tutardım hafta sonları, mahalle maçlarımız olurdu, akşamları komşularla oturur konuşurduk, kız erkek ilişkilerinin sonu sexe gitmezdi, kardeşimiz gibi gördüğümüz kız arkadaşlarımız, komşu çocuklarımız vardı, kedilerim vardı, köpeğim vardı, behçemiz vardı, her akşam sulayacağım çiçeklerimiz vardı, hersene diktiğim ağaçlar vardı.

Şimdi ise herşey tamamen tersine dönmüş durumda, apartmanda yaşıyorum, ne kedim var ne köpeğim. Bahçem de yok, her akşam sulayacağım çiçekler de yok. Şimdi bilgisayarım, telefonum var. iyi para kazanıyorum, rahat bir işim var vs... ama düşünüyorum da bunlar mutlu etmiyor beni.

Dünyaya geç gelmişim ben. Hani genelde filmlerde duyarız ya emekli olup inzivaya çekilmek isterler. İnsanlardan uzak bir yerde, bahçeli bir ev satın alınır, hayvanlar beslenilir, üretim yapılır kendi kendine yetilir. Büyük şehirlerin kalabalıklığından uzaklaşılır, insanların iki yüzlülüğünden kaçılır, küçük hesaplar peşinde koşanlardan kaçılır.

Kaçmak istiyorum ben de bütün bunlardan. Hemen hemen hepimizin hayalleri vardır. İyi bir iş, bol para, lüks semtte apartman dairesi, lüks bir araba vs...

Benim hayalim de bu işte, bütün bu teknoljiden kaçmak, kendi kendime yetebilmek, insanların iki yüzlüğünden, şerefsizliğinden, küçük hesaplarından, çok para kazanma hırsından, bu hırs uğruna arkadaşlarını bile gözlerini kırpmadan satmalarından götü kurtarma uğruna çevresindekileri göte atmalarından, ondan, bundan tüm bu saçmalıklardan uzaklaşmak istiyorum.

Önümüzdeki beş yıllık planım budur işte! Denize yakın biryerde bahçeli küçük bir ev. Bahçesinde kediler istiyorum. Candostu istiyorum bir tane. Sabah horoz sesiyle uyanmak istiyorum, gün doğmadan balığa gitmek istiyorum, akşam bahçemde vakit geçirmek istiyorum. Oturup iki kelam edebileceğim komşular istiyorum, akşam ateşin başında dostlarımla şarkı söylemek istiyorum, doğallık istiyorum, basit bir hayat istiyorum, sadece basit bir hayat istiyorum.

Çokmu şey istiyorum?
Loading

Blog Arşivi